İspanya Notları İkinci Bölüm

İspanya seyahatimde aldığım notların ilk kısmını daha önce yayınlamıştım. İkinci kısmı da hızla yayınlamak istiyordum fakat yoğunluk sebebiyle ancak şimdi fırsat bulabildim. İlk bölümde kaldığımız yerden devam.

20160927_174414

Toplantıların ikinci günü bittikten sonra öğle yemeğini Avila’da yiyip trenle Salamanca’ya geçtim. Gitmeden önce yaptığım kısa internet araştırmasında Salamanca’nın üniversitesi ve sarı taştan binalarıyla meşhur olduğunu okumuştum. Salamanca’da geçirdiğim kısa süre içerisinde sadece bunları görme imkânı yakalayabildim. Trenden indikten sonra “Plaza Mayor” ismi verilen meydana gittim. İspanya’nın birçok şehrinde bu isimle anılan meydanlar var. Türkçe çevirisi de büyük meydan anlamına gelen bu yerler dört tarafı dört beş katli bir yapıyla çevrili ve giriş-çıkışın bu yapının çeşitli yerlerinde bulunan kemerli kapılarla sağlandığı geniş alanlar. Meydanda kısa bir zaman geçirdikten sonra Salamanca’nın ünlü iki katedraline doğru yürüdüm. Eski ve yeni katedral olarak adlandırılan bu yapıların içlerini gezecek kadar vaktim olmadığı için dışarıdan görmekle yetindim. Eski katedral yakın dönemde bire restorasyon geçirmiş ve bu çalışma sürecinde dış kapısındaki süslemelerin içerisine bir astronot ve külahta dondurma yiyen bir aslan motifi işlenmiş. Bana çok abes gelen bu uygulamanın, ileriki çağlarda yapıyı inceleme ihtimali bulunan insanlar düşünülerek, restorasyonun hangi dönemde yapıldığının anlaşılabilmesi için bir işaret olduğunu öğrendim. Katedrallerden sonra sepya şehir Salamanca’nın ara sokaklarında hedefsize bir süre dolaştım. Bu keyifli turun ardından dünyadaki en eski üniversitelerden biri olarak kabul edilen Salamanca Üniversitesini görmek istedim. Aslında üniversite binaları katedrallerin çevresine dağınık şekilde yerleşmiş ve şehirle iç içe bulunuyor. Üniversitenin ilk binası ise bizdeki medreselerin aynısı diyebilirim. Bir avlu çevresinde bulunan tek katli yapının tüm odaları ortasında küçük bir havuz bulunduran bu avluya açılıyor. Tarihi Salamanca Üniversitesinin bu ilk yerleşkesi Türkiye’yi gezmiş ve benzer yapılara aşina insanlar için bizden bir yer hissi uyandıracak kadar bize benziyor. Burayı görünce Batı Medeniyetinin yüksek eğitim kurumlarının ilk örneklerinden biri olan bu yapının İslam Medeniyetinin en parlak yansımalarından olan Endülüs’ten görülmüş ve alınmış olabileceğini düşündüm. Bu düşüncelerle bir süre daha sarı taştan binaların arasında dolaşıp tekrar Plaza Mayor’a vardım. Burada yarım saat kadar oturup kahve eşliğinde etrafı gözlemledim. Aksam saatleri yaklaşırken meydandaki kalabalık giderek arttı. Avila’ya dönüş için trene yetişmek zorunda olmasam daha uzun süre bu eğlenceli yerde takılabilirdim. İstiklal Caddesi’ne benzer bir caddeden yürüyerek tren garına vardım ve yaklaşık 1 saatlik tren yolculuğunun ardından Avila’ya ulaştım. Aksam yemeğini yedikten sonra otele dönerken birkaç sokak öteden kulağıma hoş bir müzik geldi. Eğlenceli bir şeyler olabileceğini düşünerek müziğin geldiği yönde merakla ilerledim ve surların hemen dışındaki parkta yaklaşık 30 kişilik bir orkestranın çalışma yaptığını gördüm. Geniş bir yaş aralığında dağılan müzisyenlerden oluşan grup, bir çember oluşturmuş ve çeşitli film müzikleri çalıyordu. Güzel bir şehri gezdikten sonra hoş bir müzik dinletisi ile günü sonlandırmış oldum.

20160927_165108

Son gün toplantılarını bitirdikten sonra Prado Müzesi’ni görmek için Madrid’e gittim. Chamartin garında indikten sonra metro ile “Puerta del Sol” meydanına gidip yemek yedikten sonra biraz gezerek müzeye ulaşmayı planlıyordum. Bunun için metro istasyonundaki haritaya bakarak hangi metroya binmem gerektiğini öğrenmeye çalıştım ve aktarmasız olarak gideceğim istasyona giden bir metro hattı buldum. Metroya bindikten sonra kapı üzerindeki durak isimlerinden ineceğim yere ne kadar kaldığını takip ederken yolun ortaları diyebileceğim bir durakta vagondaki tüm insanlar indi ve yeni kişiler binmeye başladı. Ben ne olduğunu anlamaya çalışırken kapılar kapandı ve tren ters yönde hareket etmeye başladı. Bir sonraki durakta indim ve tekrar “sol” durağına giden trenlerin peronuna geçtim. Bu tren de aynı durağa geldiğinde herkesin indiği görünce ben de indim. İndiğim durak aktarma istasyonu olduğu için “sol” durağından gecen başka bir hat buldum ve ona bindim. Bu arada istasyondaki yazılardan benim ilk bindiğim hattın devamının kapalı olduğunu anlatan işaretler gördüm. Muhtemelen metro içerisinde de yolun ileri tarafının kapalı olduğunu bildiren anons yapıldı fakat İspanyolca olduğu için ben anlamadım. Böylece biraz vakit kaybederek Puerta del Sol’a varmış oldum. Öncelikle dikkatimi kalabalık çekti. Avila ve Salamanca’da bu kadar yoğun kalabalık görmemiştim. Ayrıca iki hafta önce Barselona ve Madrid’i gezmek için İspanya’da bulunan bir arkadaşımdan da kalabalığından dolayı Barselona’yı pek beğenmediği ve Madrid’in oraya göre çok daha sakin olduğu yorumunu almıştım. Bu sebeple beklemediğim derecede bir kalabalığın içinde buldum kendimi. Kendimi toparlayıp bu şehirdeki Plaza Mayor’a doğru yürüdüm. Madrid’in meşhur pirinç pilavından yedikten sonra Plaza Mayor’dan bir tur atıp Prado Müzesi’ne doğru gittim. Müzenin önüne geldiğimde uzun bir kuyrukla karşılaştım. Madrid’e gelmeden önce internette okuduklarımdan aklımda kaldığı kadarıyla müzeye ücretsiz giriş saati gelmek üzereydi ve bu kuyruk onun içindi. Yine benzer kaynaklarda gördüğüme göre bu uzun kuyruk hızla eriyecekti. Ben de buna güvenerek sıraya girdim ve birkaç dakika içerisinde müzeye girişler başladı. Girişlerin başlamasından yaklaşık 5 dakika sonra tüm o kuyruk erimişti ve ben de içeri girmiştim. Prado Müzesi gerçekten büyük bir müze fakat benim orayı gezmek için sadece 1,5 saatim vardı. Çünkü dönüş trenine yetişmem gerekiyordu. Bu kısa süreyi en eğlenceli şekilde değerlendirmeye çalıştım. Gördüklerimden beni en etkileyen üç ressam Goya, El Greco ve Fabre oldu. Goya zaten İspanya’nın en meşhur ressamlarından birisi. Resimlerinde ışığı kullanımı benim en beğendiğim yönü oldu. El Greco’nun resimlerinde içerisinde bulunulan karanlık ve kötü durumu tersine çevirecek olan kurtarıcıyı bekleyişini gördüm. Fikri yapısına katılmasam da kendini anlatma tarzı bana çekici geldi. Son olarak ise Fabre’nin resimlerindeki kumaş çizimleri beni çok etkiledi. Resimlerindeki kıyafetleri öyle çizmişti ki sadece görmekle kalmıyorsunuz da dokunuyorsunuz hissi veriyordu. Müzeden çıkıp tekrar Pourta de Sol’a gittim, bir sure meydanda oturup son kez orta İspanya’yı hissetmeye çalıştıktan sonra metro ile Chamartin Tren Gar’ına oradan da Avila’ya ulaştım.

20160928_181213

Dönüş günü hava aydınlanmadan otelden çıkış yaptım. Madrid Garı’nda patates püreli sandviç ve kahve ile kahvaltımı yaptıktan sonra havaalanına gitmek için yola çıktım ve sabah saatlerindeki Madrid trafiğine takıldım. Yüzde altmışı trafikte bekleme ile gecen 1 saatlik yolculuk sonrası havaalanına vardım.  Uçakta bu sefer yanımda konuşmayı seven bir yabancı vardı. 60 yaşlarındaki İngiliz amca uzun suredir Madrid’de İngilizce öğretmenliği yapıyormuş. Bir grup arkadaşı ile birlikte Taşkent, Buhara ve Semerkant’ı gezmek için Özbekistan’a gidiyorlardı. Madrid Taşkent arası direkt uçuş olmadığı için THY ile İstanbul aktarmalı olarak seyahat ediyorlarmış. İspanya hakkında konuşurken, Madrid’de Londra’nın aksine insanların aksam saatlerinde dahi dışarıda olmasının çok hoşuna gittiğinden bahsetti. Daha sonra da bir süre İstanbul’u konuştuk. Daha önce İstanbul’a geldiğini ve buranın tarihinden ne kadar etkilendiğini anlattı. Uçuşun geri kalan kısmında gidiş uçağında bitirmeye yaklaştığım Galiz Kahraman kitabını bitirdim. İstanbul’a vardığımızda Ankara uçağına yaklaşık 2 saatlik bir süre vardı. Hızla THY kontuarına gidip bir önceki uçağa yerimi değiştirmek istediğimi söyledim. Sadece el bagajım olması sayesinde bu değişikliği yaparak 1 saat önceki uçağa biletimi kaydırdım. Böylece hesaplarımdan bir saat daha önce evde oldum fakat buna rağmen eve varışım akşam 9’u bulmuştu.

20160929_161950

Son olarak İspanya ile ilgili aklımda kalan birkaç kopuk notu paylaşarak yazıyı bitirmek istiyorum. Öncelikle lokantalarda garsonların İngilizce bilmemesi yemeklerin içeriğini anlamayı ve sipariş vermeyi güçleştiriyor. Yemek fiyatları daha önce bulunduğum Almanya, Kanada ve Amerika’ya kıyasla daha makul. Tabi Türkiye’ye göre hala çok pahalı. Salata anlayışları bize göre çok farklı, salata istediğinizde umduğunuz şeyin gelmeme olasılığı çok yüksek. Trenler pek dolu değil, son anda dahi yer bulma imkânınız var.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *