All posts by duman

CSO & Mariinsky Tiyatrosu Senfoni Orkestrası Ortak Konseri’nin Ardından

Hafta içi olmasına rağmen bu farklı konseri kaçırmak istemedim. Konseri dinlemek için beni motive eden birkaç başlık vardı. Bunlardan ilki, bu büyüklükte yabancı bir orkestra, tabir yerinde ise, ayağıma kadar gelmişti. Buna ek olarak, Rusya klasik müzikte ekol ülkelerden birisi ve misafir orkestra da bu ülkenin en prestijli organizasyonlarından birisi. Çalınacak eser ile icracı topluluğun ilişkisi de beni heyecanlandıran bir başka nokta oldu. Konserde Şostakoviç’in Leningrad senfonisi çalındı. Bir şehrin işgalden kurtuluş mücadelesini anlatan bu eseri o şehrin orkestrasından dinlemek konsere ayrı bir hikaye katıyordu. Son olarak ise konseri şef Valery Gergiev’in yönetecek olması da benim için konseri ilginç hale getiren konulardan birisiydi. Rusya-Ukrayna savaşı sonrasında Münih Filarmoni Orkestrası’ndan kovulması ve önemli festival ve salonlardaki performanslarının düzenleyiciler tarafından iptal edilmesi ile gündeme gelen meşhur şefin yönetimine şahitlik etmek istedim.

Biletleri günler öncesinden tükenen konserin, bir çoğunun Rus olduğunu düşündüğüm önemli sayıda yabancı dinleyicisi de vardı. Kalabalık seyirciye mukabil icracı sanatçılar da bir hayli çoktu. Tam sayıyı bilmemekle birlikte, zannediyorum ki elli kadarı yaylı olmak üzere yüzün üzerinde enstrümandan oluşan bir orkestrayı dinledik. Yaklaşık yetmiş beş dakika kadar süren eserin ilk kısmında kimi zaman yüksek, sonunda ise daha zayıf çalan melodi aklımda en çok kalan yer oldu. Arasız uzun olan eserleri dinlemek benim için biraz güç oluyor. Özellikle kırkıncı dakikadan sonra düşük tempolu kısımlar varsa konsantrasyonumu kaybetmeye başlıyorum. Leningrad’da da benzer durumla karşılaştım. Sonuç olarak dinlemekten keyif aldığım güzel bir konseri daha geride bırakmış oldum.

Carmina Burana’nın Ardından

Başkent Kültür Yolu Festivali kapsamında sahnelenen konser hakkındaki fikirlerimi ve hissettiklerimi paylaşmak istiyorum. Eser geçtiğimiz yıl düzenlenen festivalde de açılış gününde seslendirilmiş idi ve o performansa maalesef ben katılamamıştım. Bu sene de aynı eserin sahneleneceğini gördüğümde hemen bilet aldım. Klasikleşmiş, popüler olmuş bu eseri canlı olarak dinlemek istiyordum. Özellikle koro veya solist vokal performansı olan klasik müzik eserleri bende daha yüksek bir dinleme isteği uyandırıyor. İnsan sesini herhangi bir araçtan geçmeden doğrudan dinlemek hoşuma gidiyor. Belki de bu sebeple operaları daha çok seviyorum. Aynı durum enstrümanlar için de geçerli aslında, herhangi bir elektronikle etkileşime girmeden enstrümanları çıplak sesleri ile dinlemek daha keyif verici.

Konserde tabii ki haber programlarından alışık olduğumuz o fortuna bölümü herkes gibi benim de en beğendiğim kısım oldu. Buna karşılık, dinleyicilerin büyük bölümünden ayrılıdığım bir nokta eserin yavaş kısımlarının da benim için ilgi çekici olması. Seyircilerin ekserisinin düşük tempolu bölümleri heyecan verici bulmadığını düşünmeme sebep olan temelde iki done var. İlki bölüm aralarında heyecana gelip alkışlayan kişiler çoklukla yüksek tempolu bölümlerden sonra kendilerini kontrol etmekte güçlük çekiyorlar. Buna mukabil, hüzünlü bölümlerin sonunda sanatçılara olan beğenisini göstermek adına kendini dizginleyemeyen bir tek kişi dahi olmuyor. İkinci gösterge ise seyircilerin bir kısmının alkışlarına hakim olmayı başardıkları bölümlerde öksürüklerine hakim olamaması.

Soprano Görkem Ezgi Yıldırım solistler arasında bana göre en etkileyici sese sahipti. Eserde tenora ayrılmış kısım kısaydı bu sebeple olumlu veya olumsuz bir hissiyatım olmadı. Lakin, bariton maalesef ,bana göre, konserin zayıf halkasıydı. Ayrıca birinci piyanodaki icracı da benim gibi bir amatörün dikkatini çekebilecek seviyede yüksek bir performans gösterdi.

Konser hakkında aklımda kalanları hem konserin üzerinden zaman geçtikten sonra hem de yazarken dahi araya günler girince böyle bölük pörçük not etmiş olayım. Son söz olarak Carmina Burana fırsat yakalayanların bir kez olsun dinlemelerini önereceğim klasikleşmiş bir eser. Bu konserde orjinaline uygun olarak yaylı ve nefesliler olmadan sadece piyano ve ritim ekibi ile icra edildi. Bir kez de diğer unsurların da bulunduğu bir versiyonunu dinlemek isterim.

12 Öfkeli’nin Ardından

21 Aralık 2022 akşamı, İrfan Şahinbaş Sahnesi’nde 12 Öfkeli oyununu izleme fırsatı yakaladım. Çok keyif aldığım bir oyun oldu. Oyuna iş yerinden arkadaşımla gittim. Çok zor bilet alınan bir oyun olmasına rağmen, hafta içi olması sebebiyle, ben pek oyuna gitmek taraftarı değildim. Fakat arkadaşım, arabası olan başka kimseyi ikna edemediği için bir nevi gitmek zorunda kaldım, iyi ki de öyle olmuş. 

Bilet alma ve gidiş serüveninden bu kadar bahsettikten sonra biraz da oyunun kendisi hakkındaki düşüncelerimi paylaşayım. 12 Öfkeli Adam ismiyile oyunun filmi de mevcut. Filmi izleyenler senaryonun ne kadar iyi olduğunu zaten biliyorlar. Hukuka ilgilenen herkesin, yani her insanın, en az bir kere, profesyonel olarak hukukla ilgilenen kişilerin ise yılda en az bir kere, film veya tiyatro olarak, hatırlaması gereken bir eser olduğu kanaatindeyim. Tiyatro oyunu olarak izlemek çok daha keyifli. Filmi izlemediyseniz önce oyuna gitmenizi tavsiye ederim. Eğer senaryoyu bilmeseydim çok daha heyecanla oyunu takip ederdim. ‘U’ şeklindeki oturma düzeni sayesinde fiziksel olarak, oylama yapılmasıyla da eylemsel olarak izleyicilerin oyunun içinde olması çok güzel düşünülmüş ayrıntılar. Benzer detaylar oyunun içinde oyuncular arasındaki etkileşimlerde de mevcut. Genellikle sahnenin ortasında odaklanmış şekilde devam eden oyunda, zaman zaman sahnede çeperlere doğru genişleyen, hatta taşan karakterler de hoş olmuş. 

İrfan Şahinbaş sahnesi metro hattına yakın olmaması sebebi ile toplu taşıma ile ulaşımın kolay olmadığı bir yer, fakat geniş bahçesi sayesinde araç ile geliyorsanız otopark açısından rahat bir alana sahip. Salonun fuayesi biraz küçük ve ben gittiğimde maalesef burda da vestiyer çalışmıyordu. Hatta boş duran vestiyere paltomu kendim asmak istememe rağmen izin verilmedi. Diğer devlet tiyatrosu sahnelerinde de olduğu gibi granül kahve yerine filtre kahve satılması ise hoşuma gitti.  Oyun öncesinde fuayede rejisör ile de tanışma fırsatı yakaladım.

Özet olarak, küçük bir sahnede oynanması, hemen her Ankara Devlet Tiyatroları oyunu gibi, çok fazla talep olması ve az tekrarlanan bir oyun olması sebepleri ile zor yer bulunan bir oyun olsa da bir fırsat yaratıp mutlaka izlemenizi tavsiye ederim. 

Ecological Inference

As a customer, special promotions offered by companies makes me happy. Since companies are aware of that they try to know their customer better, learn more about them to define promotions suit well to them. On the other hand, as a customer I do not want to give my personal information to companies. Since the most of the citizens have similar intention about their personal information, there are regulations about that such as GDPR in EU Zone and KVKK in Turkey. Despite to two attitude of customers seems contradictory, the companies which consider customer is always right and work on to solve paradox will be the winner.

Ecological inference method is a promising solution alternative to the problem. The method tries to get individual level behavior from aggregated data. To solve problem several statistical approaches are offered. Since different individual behaviors can result in same aggregate data it is not possible to solve problem with exact results. In literature mostly problem is defined on voting behavior of different groups. Gary King has remarkable studies on topic and published several books and papers.

There is a library called PyEi is available on GitHub. It allows you to easily benefit from ecological inference method by python. There are several models for inference in the library, one can select most suitable for their need. Output of the inference is in the format of percentages. Then you can generate flowing values from referencing to your original data. My favorite visualisation technique to present ecological inference result is Sankey diagram. It clearly shows flowing amount from origin to destination. 

I failed to find an open source data to use ecological inference in marketing context. I hope to share a tiny study about that when I discover a convenient open source data.

Var Mısın’ın Ardından

Doğan Cüceloğlu’nun bir çok kitabını okumuştum. Sanırım vefatından kısa bir süre önce yayınlanan son kitabı Var Mısın? oldu. Bu kitabını da yeni bitirdim. Öncelikle şunu not etmeliyim ki bir çok kitabını severek bitirdiğim ve ilgisini çekebileceğini düşündüğüm kişilere tavsiye ettiğim bir yazar Doğan Bey. Maalesef bu kitabını o kadar beğenmedim. Bana diğer kitaplarının özetiymiş gibi bir izlenim verdi. Kitabın söyleşi tarzında olması da beni bu düşünceye sevk eden sebeplerden birisi. İçinde bulunulan dönemde popülaritesi yükselen kişiler hazır dalgayı yakalamışken ünlerini yapabildikleri kadar paraya dönüştürmek istiyorlar diye düşünüyorum. Bu şekilde söyleyince kulağa çok sert, kaba ve rahatsız edici geliyor. Doğan Hoca’yı böyle itham etmek istemem, kaldı ki diğer kitaplarından tanıdığım kadarı ile kişiliği ve kitabın yayınlandığı tarih itibari ile yaşı münasebeti ile para ile arasında bahsettiğim biçimde bir ilişkisinin olması düşük ihtimal. Bu sebeple yukarıda söylediklerimi yayınevlerinin tüzel kişiliğine yıkıp, Doğan Bey’in de tecrübelerinden ve ürettiği değerden daha fazla insanı haberdar etme arzusunu bu yöntemle hayata geçirme fırsatı bulduğunu sanıyorum. Kitaplar, daha önce kitap dinlemek yazımda bahsettiğim gibi, konuşmadan farklı olarak anlatacağı derdi daha derli toplu ve destekleyici argümanları iyi kurgulanmış, hem içeriği hem aktarım şekli ile en az bir keç sefer gözden geçirilmiş olması ile podcastlerden üstün benim için. Söyleşi tarzındaki kitaplar ise bana gerçek bir kitaptan ziyade bir podcast’ın dökümünü okumak hissiyatı veriyor. Bunlara ek olarak bu kitabın sonundaki kitap, müzik ve film tavsiyelerinin bulunduğu kısım da hoşuma gitmedi. Sayıca fazla olması ve çoğunlukla herkesin bildiği klasikleşmiş eserlerden bahsedilmesi ben de olmamışlık hissi uyandırdı.

Yazının bundan önceki kısmını bir hafta önce yazmıştım ve yazarken aklımda, kitabında yeni bitmesi ile, birçok değinilecek konu bulunuyordu. Fakat araya zaman girince anlatmak istediklerimin zihnimden kaybolduğunu fark ediyorum. İnsan her yapmak istediğine yeterli ve uygun şekilde zaman bulamıyor. Özellikle hayatı yakından paylaştığınız birileri varsa bölünmemiş bir zaman dilimi ayırmak zor zanaat. Yine de bahanelere kapılıp pes etmek, motivasyon kaybetmek yok. Onun yerine, hayatımızdaki gerçeklerin farkında olup gereken planlama ve düzenlemeleri bunlara göre yönetmek gerekiyor. 

Doğan hocanın bu kitabı sanki daha önce okuduğum kitaplarının özetlerinin birleştirilmesi gibi geldi bana. Bu sebeple daha önce Doğan Cüceloğlu kitabı okumadıysanız ve sadece bu adam nelerden bahsediyor diye merak ediyorsanız bu kitapla genel bir fikir edinebilirsiniz. Fakat, benim tavsiyem Doğan Bey’i bu kitabıyla tanımayın. Daha önce yazdıklarından okuyun derim. Daha odaklı, daha derinlemesine ve kitap olarak tasarlanıp yazılmış bir kitabını okuyun.

Dore ve Mimi Konseri’nin Ardından

İlk senfoni konserimi üniversiteyi kazandığımda, oryantasyon kapsamında Bilkent Senfoni Orkestrası’ndan dinlemiştim. Sıkıcı olacağı düşüncesiyle ön yargılı olarak ama bir taraftan da içimde merakla gitmiştim konsere. Bildiğimiz manada bir konser değildi, senfoni nediri, nasıl dinleniri anlatan açıklamalı bir konserdi. O konser, benim klasik müziğe olan ön yargımı kırmaya yetti. Müptelası olmasam da ilk tanışıklığın ardından fırsat buldukça, yılda bir iki konser dinledim. 

Benim onsekiz yaşında yakaladığım yüz yüze klasik müzikle tanışma fırsatını, oğlum beş yaşında yakaladı. 26 Aralık 2021 tarihinde ailecek Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın Senfonik Çalgılar Konseri’ni dinledik. Konser yeni inşa edilen binanın ana solununda idi. Konserin yanında bu güzel mimari eseri görmek ve deneyimlemek de ayrıca keyifliydi. Her gün görmeye alışık olduğumuz yapılardan ayrılan tasarımıyla orkestra binası, içine girdiğimde havamı değiştirdi. İçerde iki konser salonuna ek olarak, hediyelik eşya satış mağazası, müze ve kafe mevcut. Binanın altında kapalı otoparkı var, Cermodern’in önündeki açık otoparkı da kullanmak mümkün.

Konserin gerçekleştirildiği ana salonun içi de geniş ve etkileyiciydi. Konser belirtilen saatinden 15 dakika geç başladı, sanırım çocuklara yönelik bir konser olduğu için geç kalanların olabileceğini düşünerek böyle bir karar alınmış. Fakat, zamanında gelen çocukların da bekleme konusunda bir yetişkin kadar tahammül sahibi olamayacağı gözden kaçırılmış. Konserde Dore ve  Mimi YouTube kanalındaki müzik aletleri için bestelenmiş şarkılar çalındı, söylendi. Müzisyenlerin ne kadar iyi olduklarını söylememe gerek yok sanırım. Tüm program çocukların ilgisini celbedebilecek etkileyicilikte tasarlanmış, en azından beş yaşındaki oğlum tüm programı sıkılmadan ve ilgiyle takip etti. 

İnanıyorum ki bu konseri dinleyen çocuklardan ilerde iyi müzisyenler çıkacaktır. Outliers kitabından anladığım kadarıyla Ankara’dan önümüzdeki 10-15 yıl içerisinde alışılmışın dışında başarıya sahip bir müzisyen  çıkacaksa, onunla aynı salonda konser dinlemiş oldum. Bildiğim kadarıyla, bu konser serisi 2022 yılı içersinde çalınmaya devam edecek. Umarım sadece Ankara’da kalmaz ve diğer şehirlerimizde de çocuklar klasik müzikle tanışma fırsatı yaklarlar. Düzenleyenler bu ilk konserden dünya prömiyeri olarak bahsettiklerine göre bunu uluslararası sahaya da taşıma vizyonuna sahipler. Diğer ülkelerde böyle bir konser/etkinlik sahnelenmiş midir bilmiyorum ama 23 Nisan gibi çocuklara adanmış bayrama sahip topraklardan, sınırları aşacak çocuklar için hazırlanmış bir performans çıkması beni tekrar gururlandırır.

Fareler ve İnsanlar’ın Ardından

İlk kez bir John Steinbeck kitabı bitirdim. Gazap Üzümleri’ni orta okulun son sınıfında duymuştum ve o günden beri ismini bildiğim bir yazardı fakat okumak ancak şimdiye nasip oldu. Tüm kitap boyunca George’un neden Lennie ile birlikte olduğunu merak ettim. Ara ara tahminlerde bulundum ve hikayenin akışı tahminlerimin yanlış olduğunu bana gösterdi. Kitabın sonu bu merakımı çok sert giderdi. Kitapta kurgunun ve üslubun beni çok etkilediğini belirtmeliyim. George ve Lennie’nin önce kardeş olduklarını düşündüm, sonra Goerge’un Lennie’yi sadece güçlü olduğu ve ileride kuracakları çiftlikte ağır işleri yaptırabileceği bir iş makinesi olarak gördüğü için bırakmadığını sandım. Fakat kitabın sonunda ikisi de olmadığına öğrendim.  

Kitaptaki yan karakterlerin davranışları ve geçmişleri de etkileyiciydi. Candy, Crooks, Curly ve Curly’nin karısı hayatta çoğumuzun en azından bir dönem hissettiğimiz duyguları bize hatırlatan karakterler. Bunların hikayeleri bana, herkesin hayata dair bir amaca ihtiyaç duyduğunu, sebepten azade canlı kalmaya devam etsek de anlam yükleyemediğimiz bir canlılığın sadece kararsız bir dinamik denge hali olduğunu düşündürdü. Aynı zaman ve mekanda bulunan insanların farklı geçmişlerden ve hikayelerden geldiğini, bu sebeple farklı beklenti ve hayallere sahip olmakla birlikte herkesin diğerlerini de kendisi gibi sanmasının o kadar sıradan olduğunu düşündüm. Nefes almak kadar sıradan ki, çoğu zaman bunun farkında değiliz. Pek çok defa sonu kendime kızmakla biten, insanların davranışlarından alınma halinde buluyorum kendimi. Bir kişinin yaptığı işi hatalı olarak nitelendiriyorum, hemen her defasında genel geçer kanaatler çerçevesinden bakıldığında da hatalı oluyor. Fakat her eylem, sebebiyle, arka planındaki koşullarıyla ele alınmalı aslında. Bu dediğim gerçekten mümkün mü ondan da emin değilim. Hayal olarak güzel, fakat hayata geçirilebilir bir talep midir bilemiyorum. Hal böyle olunca kızamıyor insan, sadece üzülüyor. Daha da kötüsü bir çözüm üretemiyor, amaçsızlaşıyor.

Konu kitabın anlattıklarından kopup farklı bir noktaya geldi ama benim bu “ardından” serimde yazmak istediklerimle örtüşüyor. Bu gönderileri oluştururken sadece kitap ve anlatılan hikayelere hakkında teknik notlar almak değildi amacım. O kitabın limanından ayrıldıktan sonra savrulduğum düşünce denizinde geçtiğim rotadan bahsetmek istiyorum. Rota bazen beklenen şekilde en kısa yoldan varılacak limana giderken, zaman zaman da varış noktası ile alakasız mekanlardan geçiyor. Bu yazıda da biraz ikincisine yakın oldu, en azından benim için daha keyifli oldu.

İnferis’in Ardından

Bildiğim kadarıyla İnferis Mahfi Hoca’nın ilk polisiye romanı. Mahfi Eğilmez’i daha önce iktisat ile ilgili kitaplarıyla tanımıştım. Bu sefer de romanını okumak nasip oldu. En başta şunu belirtmeliyim ki Mahfi Hoca gibi insanları takip etmek hem yazdıkları sayesinde bilgilendiğim, hem de yeni içerikler üretmek için motivasyonumu artırdığı için hoşuma gidiyor.

Kendimden bir şeyler bulabildiğim kitaplar veya filmler, her insan gibi benim de hoşuma gidiyor. Ankara’da ve tarih olarak yakın zamanda geçtiği için İnferis gibi kitapları her daim kendime yakın hissediyorum ve okumaya daha yatkın oluyorum. Bunun tabi bir de olumsuz yönü var. Kitaplardaki coğrafya veya teknik başka konularla ilgili hatalar maalesef çok fazla gözüme çarpıyor. Bu romanda da cinayeti soruşturan komiserin ofisinin karakolda olması ve kişiler arası konuşmaların günlük dilden çok uzak şekilde aktarılması gibi detaylar beni rahatsız etti. Fakat kitabın kahramanı Murat’ın şahsında mali inceleme yapan birisinin aklından geçenleri görmek hoşuma gitti. Burda Mahfi Hoca’nın maliye müfettişliğinden geliyor olmasının etkisi büyük. Kitap okurken hızla akıyor, fakat içinde bir kaç ters köşe bulunsa beni daha çok tatmin ederdi.

New Online Course: Intro to ML with Tensor Flow by Udacity

I have started a new online course on Udacity called Intro to ML with Tensor Flow. I applied the scholarship program of Bertelsmann Technology in October. In December they announced that I had accepted to the program. 

I just started the course and my experience so far is good. Welcome part of the course covers how to install Anaconda to setup working environment. After the welcome part supervised machine learning section starts. It covers various ML techniques such as decision trees and support vector machine. Since this course is a challenge course to determine who will get scholarship for the rest of the course, it only covers supervised learning. At the end of the challenge course there is a final assessment to find top performing 1600 candidate for the full scholarship.

I hope to learn new perspective about ML by the course and I am looking for to attend next phase. 

Martin Eden’in Ardından

Jack London’ın Beyaz Diş’i en sevdiğim üç romandan birisi. London’ın Vahşetin Çağrısı, Denizin Çağrısı ve Tanrılar ve Köpekler kitaplarını da severek okumuştum. Geçtiğimiz günlerde de Martin Eden’i bitirdim. London’ın diğer kitapları gibi bunda da tutkuyu hissettim. Sanırım London kitaplarının en sevdiğim yönü bu. Belki de kendi hayatımda tutuku ile bağlanmak, delice peşinden koşmak istediğim bir şeyin hasretini çekmek bana London’ı sevdiriyor.

Martin’in kitaplara olan sevgisinde kendimden parçalar buldum. Hayatımı Martin gibi yazarak kazanma hedefim olmasa da, ben de bir kitabım yayınlansın isterim. İnsan bu dünyadan ayrıldıktan sonra arkada bir eseri bırakmak istiyor sanırım.

Kitap içersindeki ilişkiler ve hayallerine ulaştıktan sonra Martin’in davranışları benim için ilgi çekici ve düşündürücüydü. Maritin’in Ruth’a olan aşkı ve Ruth’un toplumsal normlardan başarısız kurtulma çabası bana maddi olarak daha yüksek standartlara sahip kişilerin konfor alanlarını terk etmelerinin zorluğunu tekrar düşündürdü. Aynı açıdan değilse de kendi hayatımda da konfora alışmanın ve maddi olarak bir noktaya geldikten sonra sert dönüşler yapmanın zorluğunu hissettiğimi hatırladım. Martin’in zengin olduktan sonra Joe ve Maria’yı unutmaması, buna ek olarak açacağı çamaşırcıda çalışma şartlarını Joe ile konuştuğu kısım yine beni üzerinde düşündüren yerlerdi. Kitabın o noktasına kadar tanıdığımız Martin öyle davranmalıydı, başka türlüsü büyük bir hayal kırıklığı olurdu benim için.

Kitabın sinemaya da uyarlandığını öğrendim, bulabilirsem onu da izlemek isterim, fakat küçük bir arayışla korsan siteleri hariç filmi bulamadım. O tarz sitelerden izlemeyi tercih etmiyorum, umarım Netflix veya iTunes gibi kanallarda daha zengin içerik olur da ben de üreticinin hakkını bir nebze de olsa vererek, daha önemlisi, korsan yayınları desteklemeden filmi izleyebilirim.