Ecological Inference

As a customer, special promotions offered by companies makes me happy. Since companies are aware of that they try to know their customer better, learn more about them to define promotions suit well to them. On the other hand, as a customer I do not want to give my personal information to companies. Since the most of the citizens have similar intention about their personal information, there are regulations about that such as GDPR in EU Zone and KVKK in Turkey. Despite to two attitude of customers seems contradictory, the companies which consider customer is always right and work on to solve paradox will be the winner.

Ecological inference method is a promising solution alternative to the problem. The method tries to get individual level behavior from aggregated data. To solve problem several statistical approaches are offered. Since different individual behaviors can result in same aggregate data it is not possible to solve problem with exact results. In literature mostly problem is defined on voting behavior of different groups. Gary King has remarkable studies on topic and published several books and papers.

There is a library called PyEi is available on GitHub. It allows you to easily benefit from ecological inference method by python. There are several models for inference in the library, one can select most suitable for their need. Output of the inference is in the format of percentages. Then you can generate flowing values from referencing to your original data. My favorite visualisation technique to present ecological inference result is Sankey diagram. It clearly shows flowing amount from origin to destination. 

I failed to find an open source data to use ecological inference in marketing context. I hope to share a tiny study about that when I discover a convenient open source data.

Var Mısın’ın Ardından

Doğan Cüceloğlu’nun bir çok kitabını okumuştum. Sanırım vefatından kısa bir süre önce yayınlanan son kitabı Var Mısın? oldu. Bu kitabını da yeni bitirdim. Öncelikle şunu not etmeliyim ki bir çok kitabını severek bitirdiğim ve ilgisini çekebileceğini düşündüğüm kişilere tavsiye ettiğim bir yazar Doğan Bey. Maalesef bu kitabını o kadar beğenmedim. Bana diğer kitaplarının özetiymiş gibi bir izlenim verdi. Kitabın söyleşi tarzında olması da beni bu düşünceye sevk eden sebeplerden birisi. İçinde bulunulan dönemde popülaritesi yükselen kişiler hazır dalgayı yakalamışken ünlerini yapabildikleri kadar paraya dönüştürmek istiyorlar diye düşünüyorum. Bu şekilde söyleyince kulağa çok sert, kaba ve rahatsız edici geliyor. Doğan Hoca’yı böyle itham etmek istemem, kaldı ki diğer kitaplarından tanıdığım kadarı ile kişiliği ve kitabın yayınlandığı tarih itibari ile yaşı münasebeti ile para ile arasında bahsettiğim biçimde bir ilişkisinin olması düşük ihtimal. Bu sebeple yukarıda söylediklerimi yayınevlerinin tüzel kişiliğine yıkıp, Doğan Bey’in de tecrübelerinden ve ürettiği değerden daha fazla insanı haberdar etme arzusunu bu yöntemle hayata geçirme fırsatı bulduğunu sanıyorum. Kitaplar, daha önce kitap dinlemek yazımda bahsettiğim gibi, konuşmadan farklı olarak anlatacağı derdi daha derli toplu ve destekleyici argümanları iyi kurgulanmış, hem içeriği hem aktarım şekli ile en az bir keç sefer gözden geçirilmiş olması ile podcastlerden üstün benim için. Söyleşi tarzındaki kitaplar ise bana gerçek bir kitaptan ziyade bir podcast’ın dökümünü okumak hissiyatı veriyor. Bunlara ek olarak bu kitabın sonundaki kitap, müzik ve film tavsiyelerinin bulunduğu kısım da hoşuma gitmedi. Sayıca fazla olması ve çoğunlukla herkesin bildiği klasikleşmiş eserlerden bahsedilmesi ben de olmamışlık hissi uyandırdı.

Yazının bundan önceki kısmını bir hafta önce yazmıştım ve yazarken aklımda, kitabında yeni bitmesi ile, birçok değinilecek konu bulunuyordu. Fakat araya zaman girince anlatmak istediklerimin zihnimden kaybolduğunu fark ediyorum. İnsan her yapmak istediğine yeterli ve uygun şekilde zaman bulamıyor. Özellikle hayatı yakından paylaştığınız birileri varsa bölünmemiş bir zaman dilimi ayırmak zor zanaat. Yine de bahanelere kapılıp pes etmek, motivasyon kaybetmek yok. Onun yerine, hayatımızdaki gerçeklerin farkında olup gereken planlama ve düzenlemeleri bunlara göre yönetmek gerekiyor. 

Doğan hocanın bu kitabı sanki daha önce okuduğum kitaplarının özetlerinin birleştirilmesi gibi geldi bana. Bu sebeple daha önce Doğan Cüceloğlu kitabı okumadıysanız ve sadece bu adam nelerden bahsediyor diye merak ediyorsanız bu kitapla genel bir fikir edinebilirsiniz. Fakat, benim tavsiyem Doğan Bey’i bu kitabıyla tanımayın. Daha önce yazdıklarından okuyun derim. Daha odaklı, daha derinlemesine ve kitap olarak tasarlanıp yazılmış bir kitabını okuyun.

Dore ve Mimi Konseri’nin Ardından

İlk senfoni konserimi üniversiteyi kazandığımda, oryantasyon kapsamında Bilkent Senfoni Orkestrası’ndan dinlemiştim. Sıkıcı olacağı düşüncesiyle ön yargılı olarak ama bir taraftan da içimde merakla gitmiştim konsere. Bildiğimiz manada bir konser değildi, senfoni nediri, nasıl dinleniri anlatan açıklamalı bir konserdi. O konser, benim klasik müziğe olan ön yargımı kırmaya yetti. Müptelası olmasam da ilk tanışıklığın ardından fırsat buldukça, yılda bir iki konser dinledim. 

Benim onsekiz yaşında yakaladığım yüz yüze klasik müzikle tanışma fırsatını, oğlum beş yaşında yakaladı. 26 Aralık 2021 tarihinde ailecek Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın Senfonik Çalgılar Konseri’ni dinledik. Konser yeni inşa edilen binanın ana solununda idi. Konserin yanında bu güzel mimari eseri görmek ve deneyimlemek de ayrıca keyifliydi. Her gün görmeye alışık olduğumuz yapılardan ayrılan tasarımıyla orkestra binası, içine girdiğimde havamı değiştirdi. İçerde iki konser salonuna ek olarak, hediyelik eşya satış mağazası, müze ve kafe mevcut. Binanın altında kapalı otoparkı var, Cermodern’in önündeki açık otoparkı da kullanmak mümkün.

Konserin gerçekleştirildiği ana salonun içi de geniş ve etkileyiciydi. Konser belirtilen saatinden 15 dakika geç başladı, sanırım çocuklara yönelik bir konser olduğu için geç kalanların olabileceğini düşünerek böyle bir karar alınmış. Fakat, zamanında gelen çocukların da bekleme konusunda bir yetişkin kadar tahammül sahibi olamayacağı gözden kaçırılmış. Konserde Dore ve  Mimi YouTube kanalındaki müzik aletleri için bestelenmiş şarkılar çalındı, söylendi. Müzisyenlerin ne kadar iyi olduklarını söylememe gerek yok sanırım. Tüm program çocukların ilgisini celbedebilecek etkileyicilikte tasarlanmış, en azından beş yaşındaki oğlum tüm programı sıkılmadan ve ilgiyle takip etti. 

İnanıyorum ki bu konseri dinleyen çocuklardan ilerde iyi müzisyenler çıkacaktır. Outliers kitabından anladığım kadarıyla Ankara’dan önümüzdeki 10-15 yıl içerisinde alışılmışın dışında başarıya sahip bir müzisyen  çıkacaksa, onunla aynı salonda konser dinlemiş oldum. Bildiğim kadarıyla, bu konser serisi 2022 yılı içersinde çalınmaya devam edecek. Umarım sadece Ankara’da kalmaz ve diğer şehirlerimizde de çocuklar klasik müzikle tanışma fırsatı yaklarlar. Düzenleyenler bu ilk konserden dünya prömiyeri olarak bahsettiklerine göre bunu uluslararası sahaya da taşıma vizyonuna sahipler. Diğer ülkelerde böyle bir konser/etkinlik sahnelenmiş midir bilmiyorum ama 23 Nisan gibi çocuklara adanmış bayrama sahip topraklardan, sınırları aşacak çocuklar için hazırlanmış bir performans çıkması beni tekrar gururlandırır.

Fareler ve İnsanlar’ın Ardından

İlk kez bir John Steinbeck kitabı bitirdim. Gazap Üzümleri’ni orta okulun son sınıfında duymuştum ve o günden beri ismini bildiğim bir yazardı fakat okumak ancak şimdiye nasip oldu. Tüm kitap boyunca George’un neden Lennie ile birlikte olduğunu merak ettim. Ara ara tahminlerde bulundum ve hikayenin akışı tahminlerimin yanlış olduğunu bana gösterdi. Kitabın sonu bu merakımı çok sert giderdi. Kitapta kurgunun ve üslubun beni çok etkilediğini belirtmeliyim. George ve Lennie’nin önce kardeş olduklarını düşündüm, sonra Goerge’un Lennie’yi sadece güçlü olduğu ve ileride kuracakları çiftlikte ağır işleri yaptırabileceği bir iş makinesi olarak gördüğü için bırakmadığını sandım. Fakat kitabın sonunda ikisi de olmadığına öğrendim.  

Kitaptaki yan karakterlerin davranışları ve geçmişleri de etkileyiciydi. Candy, Crooks, Curly ve Curly’nin karısı hayatta çoğumuzun en azından bir dönem hissettiğimiz duyguları bize hatırlatan karakterler. Bunların hikayeleri bana, herkesin hayata dair bir amaca ihtiyaç duyduğunu, sebepten azade canlı kalmaya devam etsek de anlam yükleyemediğimiz bir canlılığın sadece kararsız bir dinamik denge hali olduğunu düşündürdü. Aynı zaman ve mekanda bulunan insanların farklı geçmişlerden ve hikayelerden geldiğini, bu sebeple farklı beklenti ve hayallere sahip olmakla birlikte herkesin diğerlerini de kendisi gibi sanmasının o kadar sıradan olduğunu düşündüm. Nefes almak kadar sıradan ki, çoğu zaman bunun farkında değiliz. Pek çok defa sonu kendime kızmakla biten, insanların davranışlarından alınma halinde buluyorum kendimi. Bir kişinin yaptığı işi hatalı olarak nitelendiriyorum, hemen her defasında genel geçer kanaatler çerçevesinden bakıldığında da hatalı oluyor. Fakat her eylem, sebebiyle, arka planındaki koşullarıyla ele alınmalı aslında. Bu dediğim gerçekten mümkün mü ondan da emin değilim. Hayal olarak güzel, fakat hayata geçirilebilir bir talep midir bilemiyorum. Hal böyle olunca kızamıyor insan, sadece üzülüyor. Daha da kötüsü bir çözüm üretemiyor, amaçsızlaşıyor.

Konu kitabın anlattıklarından kopup farklı bir noktaya geldi ama benim bu “ardından” serimde yazmak istediklerimle örtüşüyor. Bu gönderileri oluştururken sadece kitap ve anlatılan hikayelere hakkında teknik notlar almak değildi amacım. O kitabın limanından ayrıldıktan sonra savrulduğum düşünce denizinde geçtiğim rotadan bahsetmek istiyorum. Rota bazen beklenen şekilde en kısa yoldan varılacak limana giderken, zaman zaman da varış noktası ile alakasız mekanlardan geçiyor. Bu yazıda da biraz ikincisine yakın oldu, en azından benim için daha keyifli oldu.

İnferis’in Ardından

Bildiğim kadarıyla İnferis Mahfi Hoca’nın ilk polisiye romanı. Mahfi Eğilmez’i daha önce iktisat ile ilgili kitaplarıyla tanımıştım. Bu sefer de romanını okumak nasip oldu. En başta şunu belirtmeliyim ki Mahfi Hoca gibi insanları takip etmek hem yazdıkları sayesinde bilgilendiğim, hem de yeni içerikler üretmek için motivasyonumu artırdığı için hoşuma gidiyor.

Kendimden bir şeyler bulabildiğim kitaplar veya filmler, her insan gibi benim de hoşuma gidiyor. Ankara’da ve tarih olarak yakın zamanda geçtiği için İnferis gibi kitapları her daim kendime yakın hissediyorum ve okumaya daha yatkın oluyorum. Bunun tabi bir de olumsuz yönü var. Kitaplardaki coğrafya veya teknik başka konularla ilgili hatalar maalesef çok fazla gözüme çarpıyor. Bu romanda da cinayeti soruşturan komiserin ofisinin karakolda olması ve kişiler arası konuşmaların günlük dilden çok uzak şekilde aktarılması gibi detaylar beni rahatsız etti. Fakat kitabın kahramanı Murat’ın şahsında mali inceleme yapan birisinin aklından geçenleri görmek hoşuma gitti. Burda Mahfi Hoca’nın maliye müfettişliğinden geliyor olmasının etkisi büyük. Kitap okurken hızla akıyor, fakat içinde bir kaç ters köşe bulunsa beni daha çok tatmin ederdi.

New Online Course: Intro to ML with Tensor Flow by Udacity

I have started a new online course on Udacity called Intro to ML with Tensor Flow. I applied the scholarship program of Bertelsmann Technology in October. In December they announced that I had accepted to the program. 

I just started the course and my experience so far is good. Welcome part of the course covers how to install Anaconda to setup working environment. After the welcome part supervised machine learning section starts. It covers various ML techniques such as decision trees and support vector machine. Since this course is a challenge course to determine who will get scholarship for the rest of the course, it only covers supervised learning. At the end of the challenge course there is a final assessment to find top performing 1600 candidate for the full scholarship.

I hope to learn new perspective about ML by the course and I am looking for to attend next phase. 

Martin Eden’in Ardından

Jack London’ın Beyaz Diş’i en sevdiğim üç romandan birisi. London’ın Vahşetin Çağrısı, Denizin Çağrısı ve Tanrılar ve Köpekler kitaplarını da severek okumuştum. Geçtiğimiz günlerde de Martin Eden’i bitirdim. London’ın diğer kitapları gibi bunda da tutkuyu hissettim. Sanırım London kitaplarının en sevdiğim yönü bu. Belki de kendi hayatımda tutuku ile bağlanmak, delice peşinden koşmak istediğim bir şeyin hasretini çekmek bana London’ı sevdiriyor.

Martin’in kitaplara olan sevgisinde kendimden parçalar buldum. Hayatımı Martin gibi yazarak kazanma hedefim olmasa da, ben de bir kitabım yayınlansın isterim. İnsan bu dünyadan ayrıldıktan sonra arkada bir eseri bırakmak istiyor sanırım.

Kitap içersindeki ilişkiler ve hayallerine ulaştıktan sonra Martin’in davranışları benim için ilgi çekici ve düşündürücüydü. Maritin’in Ruth’a olan aşkı ve Ruth’un toplumsal normlardan başarısız kurtulma çabası bana maddi olarak daha yüksek standartlara sahip kişilerin konfor alanlarını terk etmelerinin zorluğunu tekrar düşündürdü. Aynı açıdan değilse de kendi hayatımda da konfora alışmanın ve maddi olarak bir noktaya geldikten sonra sert dönüşler yapmanın zorluğunu hissettiğimi hatırladım. Martin’in zengin olduktan sonra Joe ve Maria’yı unutmaması, buna ek olarak açacağı çamaşırcıda çalışma şartlarını Joe ile konuştuğu kısım yine beni üzerinde düşündüren yerlerdi. Kitabın o noktasına kadar tanıdığımız Martin öyle davranmalıydı, başka türlüsü büyük bir hayal kırıklığı olurdu benim için.

Kitabın sinemaya da uyarlandığını öğrendim, bulabilirsem onu da izlemek isterim, fakat küçük bir arayışla korsan siteleri hariç filmi bulamadım. O tarz sitelerden izlemeyi tercih etmiyorum, umarım Netflix veya iTunes gibi kanallarda daha zengin içerik olur da ben de üreticinin hakkını bir nebze de olsa vererek, daha önemlisi, korsan yayınları desteklemeden filmi izleyebilirim.

Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı’nın Ardından

Covey’in satış rekorları kıran kitabını ikinci kez bitirdim. İlki sanırım bundan 4 veya 5 yıl kadar önceydi. O zaman İngilizce’sinden okumuştum şimdi ise Türkçe dinledim. Kitabı tekrar etmemdeki en büyük motivasyon, ilk okuyuşumdan sonra bu 7 prensibi hayatıma uygulamaya çalışmam ve son prensip olan baltayı bilemem gerektiğini düşünmem. 

Öncelikle şunu söyleyebilirim ki, baltayı bilemek işe yaradı ve zamanında yapmaya başladığım fakat gün geçtikçe unutmaya yüz tutan bazı alışkanlıkları tekrar hayatıma katmak için motivasyonum yükseldi. Bunun yanında kitabı ikinci bitirişimde farkettiğim, baltayı bilemek ile ilgili kısımda geçen, baltayı biledikçe alışkanlıkların benim için daha farklı, daha derin anlamlarının da oluşmaya başlaması. Bunu en etkin şekilde hissettiğim kısım ilk prensip olan proaktif ol alışkanlığı. Kitabı ilk okuyuşumdan sonra hayatıma proaktifliği prensip olarak yerleştirmeye çalıştım ve hemen her konuda başkalarından bir beklentiye girmeden sonuçları kendim yönlendirmek için adımlar atmaya başladım. Yaşadıklarımdan başkalarını sorumlu tutmamak hem hayatımın kendime ait olduğunu hissettirdi, hem de daha huzurlu bir hayata kavuştum. Fakat, bu okuduğumda şunu farkettim ki Covey’in bahsettiği proaktiflik tanımı sadece olaylardan veya başka kişilerin yaptıklarından etkilenmemeyi içermiyor, kendi duygularımızın da bizi etkilemelerine izin vermemeyi ve onları da yönlendirmeyi gerektiriyor. Bunu hayatıma uygulamaya çalışacağım. Kolay olmayacağının farkında olarak buna başlıyorum ama proaktif olmaktan ilk anladığım manaya göre alışkanlıklar edinmenin bana getirdiği olumlu değişimi hatırlayınca, vereceğim emeğin meyvesini heyecanla bekliyorum.

Sonunu düşünerek işe başla prensibine gelince son zamanlarda yaşadıklarımın da etkisiyle biraz kısa vadeye odaklandığımı farkettim. Tekrar daha uzun vadeli, işin sonunu hayal ederek bugünkü seçimlerimi yapmaya başlarsam güzel olacak. Son alışkanlığı kadar diğer alışkanlıkları iyi götürdüğümü düşünüyorum, ama hatırlamak kesinlikle faydalı oldu. Son alışkanlık olan baltayı bileye tekrar gelecek olursak, hayatımda fiziksel, ruhsal, zihinsel ve sosyal tazelenmeye gereken önemi veremediğimi düşünüyorum. Bunların arasında bir dönem zihinsel ve sosyal tazelenme konusunu çok iyi götürmüş olsam da son dönemde istediğim performansı gösteremedim. Tüm bu konularda, üretme yeteneğim olan kendime, gerekli özeni göstermem gerekiyor. Umarım kısa süre içinde bu alışkanlıklarımı tekrar oturturum. Kitabı ikinci kez bitirmek bunun için iyi bir başlangıç oldu.

Son dönemlerde kendimi genellikle non-fiction olarak tabir edilen kitaplarla birlikte buluyorum, umarım tekrar diğer türlere de ilgi gösterebilirim. 

Outliers’ın Ardından

Gladwell’in Outliers kitabını yeni bitirdim ve ardından aklımda kalanları not almak istedim. 2008 yılında yayınlanmış olmasına ve daha önce kitabı duymuş olmama rağmen okumak için ancak fırsat buldum. Kitabı okurken farkettim ki kitabın bazı bölümlerini farklı mecralarda farklı sebeplerle duymuşum ve asıl kaynak burasıymış.

Kitaptan temel olarak aklımda kalan şey, sanırım kitap da bunu amaçlıyor, alışılmışın dışında olacak kadar büyük başarılar göstermek için gerekli tüm sebeplerin bir arada bulunması gerektiği. Bu durum Anna Karanina’nın başındaki mutlu evlilikler birbirine benzer ama dağılmış evliliklerin birbirinden farklı sebepleri olabilir minvalindeki cümlenin düşündürdükleri ile benzer fikirleri kafamda canlandırdı. Kitabı okuyarak alışılmışın dışında başarı göstermeyi bekliyorsanız muhtemelen yanlış yerdesiniz. Bu kitabı okurken bir outlier olmak için gerekli olan koşullara ve meziyetlere ya zaten sahipsinizdir veya sizin için ihtimal kalmamıştır.

Kitaptan alışılmışın ötesinde bir başarıya sahip olmak için koşulların neredeyse doğduğunuz günden itibaren bunu hazırlıyor olması gerektiğini çıkardım. Muhakkak ki kişisel teknik ve sosyal kabiliyetler başarı üzerinde etkili ama bu kabiliyetlerin inkişaf edeceği ve değer göreceği bir ortam yoksa başarının gelmesi mümkün değil.

Bu kitabı okuduktan sonra muhtemelen bir outlier olamayacağınızı farkedeceksiniz. En azından ben bunu farkettim. Bu durum zihnimde birbiriyle çekişen iki farklı düşüncenin uyanmasına sebep oldu. İlki olumsuz olduğunu düşündüğüm, madem işler benim uğraşımdan bu kadar uzak ve önemli şekilde şansa dayalı hayatta bir şeyler ortaya koymak için kendimizi yıpratmaya gerek yok çok da uğraşma minvalinde bir düşünce. İkincisi ise muhteşem sonuçlara ulaşamayacak olsan da yılın 360 günü gün doğmadan kalkanların ortalamanın altında bir noktada kalmayacak olduğu düşüncesi. Eğer zihnimde ilk düşüncenin baskın gelmesine izin verirsem muhteşem bir çıktı bir yana dursun herhangi bir ürünün oluşması dahi pek olası değil. Öte yandan azimle çalışmaya devam edersem hayatın bana sunduğu fırsatları tüm şansızlıklara rağmen outlier seviyesinde olmasa da ortalama üzerinde bir değere dönüştürmek ihtimali var. Ben bu ihtimal için elimden geldiğince gayret göstermek niyetindeyim. 

Scrum’ın Ardından

Jeff Sutherland’ın Scrum kitabını bitirdikten sonra aklımda kalanları ve üzerine düşündüklerimi not almak istedim. Kitapta anlatılan Scrum metodolojisini ben bir çeşit iş yapma yöntemi olarak anlıyorum. Özellikle yazılım geliştirme projelerinde sıklıkla kullanılan bu yöntem Sutherland’in de kitapta belirttiği gibi farklı sektörlerdeki projelere de uygulanabilir ve hatta genel olarak yaşam tarzı olarak kabul edilebilir. 

Scrum metodolojisinde proje kabaca 5-9 kişiden oluşan bir takım tarafından gerçekleştiriliyor. Bu takım projeyi hayata geçirebilecek tüm yetkinliklere sahip kişilerden oluşuyor. “Product Owner” rolündeki takım elemanı neyin yapılacağına karar veren ve bunun sorumluluğunu yükelenen kişi oluyor. Günümüzde bu role “Product Manager” dendiğini de sıklıkla duyuyorum. Hatta bazı şirketler Owner ve Manager pozisyonlarına farklı görev ve sorumluluklar veriyor. İsimlendirmenin ne olduğuna takılmadan bu rolün kabaca projede hangi özelliklerin ne zaman geliştirileceğine takımla birlikte karar veren kişiyi temsil ettiğini söyleyebilirim. Takımda bir de “Scrum Master” olarak geçen bir rol var. Bu rolün ana sorumluluğu takımın amacına yürürken karşılaştığı herhangi bir engelin ortadan kaldırılması ve yapılacakların en hızlı ve verimli şekilde yapılmasının sağlanması.

Projenin gerçekleştirilmesi için karşılaşılan zorlukların ortadan kaldırılmasından bahsetmişken Scrum denilince ilk akla gelen kavramlardan birisi olan “Stand-up Meeting” konusuna da değinmek isterim. Günlük olarak tüm takımın aynı saatte yaptığı ve bir önceki gün yaptıklarından ve bugün yapacaklarından kısaca bahsettiği bir toplantı. Fakat en önemlisi kendisini yavaşlatan veya işini daha iyi yapmasına mani olan bir şey varsa onu aktardığı toplantı. Böylece hedefe giderken karşılaşılan zorluklar hemen görünür oluyor hem de ortadan kaldırılması kolaylaşıyor. Bence Scrum yöntemini güçlü kılan en önemli özellikli bu. Genel olarak bu tarz yöntemlerin çevik sıfatına haketmesinin sağlayan özellik uzun bürokratik süreçlerde vakit kaybetmeden yapılması gerekenin ilgililere aktarılması ve harekete geçilmesi. 

Kitap Scrum metodunda uygulanan belli başlı ritüellerin temel motivasyonlarını ikna edici şekilde ve örneklendirerek aktarıyor. Farklı vesilelerle duyduğum ve kendi hayatımda uygularken faydasının gördüğüm Pareto ve Kan-Ban gibi metodlardan da ilham alıyor olması kitabın bana daha yakın görünmesini ve bahsettiği farklı ritüellerin de bende uygulama heyecanı oluşturmasını sağladı.

Scrum yöntemi az kişiden oluşan şirketler için çok faydalı olacağını düşündüğüm bir yöntem, fakat büyük şirketler için bir takım dezavantajlar barındırıyor olabilir. Bununla birlikte büyük şirketlerin de bu yöntemden istifade ettiği hem kitapta anlatılıyor hem de farklı kaynaklardan daha önce işitmiştim. Bu sebeplerle düşüncemde pek de ısrarcı olamayacağım. Scrum uygulayan küçük şirketler içinde problemelere bulunan çözümlerden edinilen bilgi birikimi, herkesin takıma dahil olmasıyla, hızla tüm bireylere aktarılmış oluyor. Böylece benzer sıkıntıyı yaşayan kişi arkadaşının edindiği tecrübeyi kullanarak problemine hızla çözüm üretebilir. Büyük şirketler içinde Scrum takımlarının birbirlerinden bağımsız çalışmaları belki de bir takımın daha önce çözdüğü bir sorunu farklı bir takımın da aynı yollardan tekrar geçerek çözmesini gerektirebilir. Aslında daha önce keşfedilmiş olan kıta her takım için tekrar aynı efor harcanarak çözülmeyi gerektiriyormuş gibi geliyor bana. Kitapta farklı Scrum takımları arasında tecrübe aktarımının nasıl gerçekleştirileceği konusundan bahsedilmiyor, belki ben de kaçırmış olabilirim. Bahsettiğim problem Scrum’ın ilgi alanı olmayabilir. Çünkü, daha üst seviyeden çözülmesi gereken bir sorun denilse ona itiraz edecek değilim. Öte yandan, senin bu soruna çözüm önerin nedir denilirse belki birkaç önerim olabilir fakat eli yüzü düzgün Scrum gibi bir metodoloji önerebilecek durumda da değilim. 

Sonuç olarak, hızlı değişen veye değişebilme ihtimali olan gereksinimlere haiz projeler geliştirirken farklı takımlar tarafından kullanılmış ve hala kullanılmaya devam edilen bu yöntemi derli toplu bir şekilde okuyarak öğrenmek isteyenlere önerebileceğim bir kitap.