Bu senenin yeni yıl konserini Bilkent Senfoni Orkestrası’ndan dinledim. Cumartesi akşamına bilet yakalayamadığım için özel zamanlar hariç tercih etmediğim pazar akşamı seansına katıldım. Senfonik müzik ile ilk tanıştığım salon olmasının da etkisi ile Bilkent Konser Salonu’na her daim bir yakınlık hissetmişimdir. Bu ziyaretimde de eve gitme sıcaklığını hissettim. Bu konser vesilesi ile ilk kez bu salonda balkondan dinlemeyi de tecrübe etmiş oldum. Balkonun doğası gereği ve sıraların yükseltili olması ile salon katına göre sahneye daha hakim hissettiğiniz bir görsellik sunduğunu söyleyebilirim.
Ana konser öncesinde fuayede müzik lisesi öğrencilerinin dinletileri ile geceye ısındık. Konserde orkestraya solist olarak bir soprano eşlik ediyordu. Enstrümantal eserler daha yüksek tempolu iken sopranonun dahil olduğu eserlerin düşük tempolu seçilmesi sanırım sanatçının parlamasının biraz önüne geçmiş oldu. Programda Summertime’ı dinlediğimde aynı salondaki Cem Adrian performansı aklıma geldi. Cem Adrian caz formatında söylerken, bu sefer eseri orjinal halinde, opera formatında dinleme fırsatı yakaladık.
Bu keyifli konserin ardından umarım 2025 yılında da bir çok güzel konser dinleme imkanım olur. Belki de önümüzdeki yılın konseri için Viyana’ya gideriz.
Bugün oğlumun veli toplantısına katıldım. Öğretmenlerle görüşmek için sırada beklerken bir başka veli ile ayak üstü sohbet ettik. Çocuğunun bu sene dikkatini toplamakta geçen yıla göre daha gerilediğini ve ödevlerini yapma konusunda isteksiz olduğunu söyledi. Ben de oğlumda geçen yıla göre bir değişiklik olduğunu düşünmemekle birlikte, ödev yapma konusunda isteksizliği görebiliyorum. Sohbet sırasında ben verilen ödevlerin çok fazla olduğunu düşündüğümü söyledim. Diğer veli de başka okulların çok daha fazla ödev verdiğini ve bununla birlikte çocukların daha fazla ilerleme gösterdiğini düşündüğünü belirtti. Bu sohbetin ardından ben de ev ödevleri ile alakalı düşüncelerimi yazmak istedim.
Öncelikle belirtmeliyim ki ilkokulda ev ödevi verilmesini doğru bulmuyorum. Bu düşüncem oğlum okula başlamadan önce de bu şekildeydi, şu an üçüncü sınıfta ve aynısını düşünüyorum. Bu düşüncemin en önemli sebebi okul saatlerinin yeterince uzun olması. Özel okulları düşündüğümüzde bir çocuk adeta bir yetişkinmişçesine mesai yapar gibi okulda bulunuyor. Bu durumun üzerine bir de evde çalışacak olması bence kabul edilebilir değil. Ben nasıl ki bir profesyonel olarak gün içerisinde mesai saatlerimde çalıştıktan sonra evde fazla mesai yapmak istemiyorum çocukların da böyle düşündüklerine ve böyle düşünmeye hakları olduğuna inanıyorum.
Ev ödevi verilmesini savunan kişilerin şimdiye kadar gördüğüm iki temel argümanı mevcut. Bunlar, ev ödevlerinin çocukların sorumluluk sahibi olmalarına ve akademik başarıya destek olduğu sanrısı. İki argüman da destek oldukları konusunda haklı olabilirler ve muhtemelen bilimsel bir ölçüm yapsak doğru çıkabilirler. Fakat, derdimiz çocuklara sorumluluk sahibi olmalarını öğretmek ve akademik başarı ise bunun yöntemi ev ödevi mi olmalı benim bu noktada soru işaretlerim var. Ev ödevi yöntemi ile bu iki alanda kazandığımız faydaların, ev ödevi vererek kaybettiklerimize değer olduğunu düşünmüyorum. Yapılan bu ödünleşimin sonucunun çocuklarımız için kazanç sağlamadığını sanıyorum.
Bu noktada ev ödevi vermenin bize kaybettirdiğini düşündüklerimi not etmek istiyorum. Bana göre en önemli kayıp çocuğun zaman kaybediyor olması. Okuldan eve dönen çocuk kendine ayıracağı oyun zamanından veya ailesi ile geçireceği paylaşım zamanından kaybederek ödev yapıyor. Zaten yeterince zamanı okula ayıran çocuk kendi gelişimi için gerekli olan oyun ve aile veya arkadaşlarla etkileşim zamanında yine öğretim odaklı bir konu ile uğraşıyor. Bu durumun çocuklardaki iletişim ve eğlence tatminini sağlayamamalarına ve dolayısı ile okul zamanında bunlara yer aramaya sebep olduklarını zannediyorum. Oyun oynayarak yeterince eğlenemeyen, ailesi veya arkadaşlarıyla serbest zaman geçirerek iletişim ihtiyacını doyuramayan çocuğun ders saatlerinde arkadaşlarıyla konuşmasının veya dersi sulandırmasının çok da beklenmedik davranışlar olmadığını düşünüyorum.
Çocuğun bir diğer kaybının da okula ve derslere karşı tepki geliştirmesi olduğunu zannediyorum. Kendi oğlumda gözlemlediğim kadarıyla kreş döneminde ödev verilmemesine karşın öğrendiği ve ilginç bulduğu konuları evde gelip bize anlatıyordu. Buna ek olarak o konu ile ilgili daha ileri bilgileri ona öğretmemizi talep ediyordu. Yani derslere karşı kendisinde bir merak uyanıyordu. Merakın öğrenmenin en büyük sebebi olduğunu burada bir kez daha not etmeden de geçmek istemiyorum. Bu gün hala ödev verilmeyen derselerde benzer durumu azalarak da olsa gözlemleyebiliyorum. Ödevlerin kendilerinden çaldıklarının farkında olan çocukların, kendilerine kötülük yapan derselere karşı tepkili olması ve onlardan hoşlanmamasını da çok normal olarak görüyorum. Kimse kendinden bir şeyler çalan, ona zarar veren kişi veya şeyleri sevmez.
Temelde bu iki kaybı yaşamadan çocuklarımızın sorumluluk duygusunu ve akademik başarılarını nasıl destekleyebiliriz konusundaki düşüncelerimi de burada not etmiş olayım. Öncelikle sorumluluk tarafı ile başlayacak olursak, bir çocuğun hayatındaki tek sorumluluk ev ödevleri olmadığı için sorumluluk duygusunu sadece onun üzerinden geliştirmek mecburiyetinde olmadığımız açık diye düşünüyorum. Spor yapan bir çocuk; ekipmanlarının hazırlanması, yola çıkış vaktine göre evdeki işlerinin düzenlenmesi gibi sorumluluklarını yerine getirebilir. Buna ek olarak, evde kendi yaşına uygun ev işlerinin sorumluluğunu alabilir. Bu tarz sorumlulukların çocuğa devredilmesinin, sorumluluk duygusunun gelişmesine ev ödevinden çok daha etkin katkı yapacağını zannediyorum. Çünkü, çocuk yukarıda belirttiğim durumlarda sorumluluğu yerine getirmediğinde sonucunu hızlı ve açık şekilde görüyor. Buna karşın ev ödevini yapmadığında ise sonucunda ebeveyn veya öğretmenin kızması, eksi vermesi gibi ödevin amacıyla alakalı olmayan sonuçlar haricinde bir sonuçla karşılaşmıyor. Örneğin, spora giderken kramponunu, mayosunu veya formasını çantasına koymayan bir çocuk, o gün spor yaparken onların eksikliğini anında görecektir. Çöpü çıkarma görevini yerine getirmeyen çocuk, sonraki gün evin içindeki kokuyu alacaktır. Fakat, ev ödevini yapmayan bir çocuk o konuyu yeterince bilmediğini kısa zaman içinde fark edemeyecek ve sebep sonuç ilişkisine hızla gidemeyecektir.
Akademik başarı konusu ile aklımdaki ilk soru işareti gerçekten akademik başarının yukarıda belirttiğim kayıpları karşılayabilecek kadar önemli bir kazanım olup olmadığı hususunda. Çok net şekilde ben olmadığı kanaatindeyim. Bununla birlikte, derslere karşı ilgisini kaybeden belki tepki oluşturan bir çocuğun ev ödevi yaparak daha iyi bir başarım gösterip gösteremeyeceği konusunda da şüphelerim var. Çocuklara konuları pekiştirmeleri için verilecek ödevler yerine ailelere çocukların öğrendikleri konular iletilerek gün içerisinde bu konuların da geçtiği sohbetleri çocukları ile yapmaları istenebilir. Bu yöntemle aile içinde bir etkileşim olacağı gibi çocuğun öğrendiği konuları farklı bir ortamda da aklından geçirmesi sağlanacaktır. Velev ki bu yöntem akademik başarıya ev ödevi kadar fayda sağlamasın, bunun bir çocuğun genel iyi olma haline ev ödevi yapmaktan daha üstün bir katkısı olacağı izahtan varestedir.
Sonuç olarak ilkokul seviyesinde ev ödevinin katkısından ziyade zararı olduğunu düşünmekle birlikte çocukta aile ve okul ikiliği yaratmamak adına bu duruma kerhen katlanmak durumundayım. İlkokul seviyesinde durum böyleyken, ortaokulda emin olmamakla birlikte lise döneminde limitli bir ev ödevinin faydalı olabileceğini tahmin ediyorum.
21 Aralık 2022 akşamı, İrfan Şahinbaş Sahnesi’nde 12 Öfkeli oyununu izleme fırsatı yakaladım. Çok keyif aldığım bir oyun oldu. Oyuna iş yerinden arkadaşımla gittim. Çok zor bilet alınan bir oyun olmasına rağmen, hafta içi olması sebebiyle, ben pek oyuna gitmek taraftarı değildim. Fakat arkadaşım, arabası olan başka kimseyi ikna edemediği için bir nevi gitmek zorunda kaldım, iyi ki de öyle olmuş.
Bilet alma ve gidiş serüveninden bu kadar bahsettikten sonra biraz da oyunun kendisi hakkındaki düşüncelerimi paylaşayım. 12 Öfkeli Adam ismiyile oyunun filmi de mevcut. Filmi izleyenler senaryonun ne kadar iyi olduğunu zaten biliyorlar. Hukuka ilgilenen herkesin, yani her insanın, en az bir kere, profesyonel olarak hukukla ilgilenen kişilerin ise yılda en az bir kere, film veya tiyatro olarak, hatırlaması gereken bir eser olduğu kanaatindeyim. Tiyatro oyunu olarak izlemek çok daha keyifli. Filmi izlemediyseniz önce oyuna gitmenizi tavsiye ederim. Eğer senaryoyu bilmeseydim çok daha heyecanla oyunu takip ederdim. ‘U’ şeklindeki oturma düzeni sayesinde fiziksel olarak, oylama yapılmasıyla da eylemsel olarak izleyicilerin oyunun içinde olması çok güzel düşünülmüş ayrıntılar. Benzer detaylar oyunun içinde oyuncular arasındaki etkileşimlerde de mevcut. Genellikle sahnenin ortasında odaklanmış şekilde devam eden oyunda, zaman zaman sahnede çeperlere doğru genişleyen, hatta taşan karakterler de hoş olmuş.
İrfan Şahinbaş sahnesi metro hattına yakın olmaması sebebi ile toplu taşıma ile ulaşımın kolay olmadığı bir yer, fakat geniş bahçesi sayesinde araç ile geliyorsanız otopark açısından rahat bir alana sahip. Salonun fuayesi biraz küçük ve ben gittiğimde maalesef burda da vestiyer çalışmıyordu. Hatta boş duran vestiyere paltomu kendim asmak istememe rağmen izin verilmedi. Diğer devlet tiyatrosu sahnelerinde de olduğu gibi granül kahve yerine filtre kahve satılması ise hoşuma gitti. Oyun öncesinde fuayede rejisör ile de tanışma fırsatı yakaladım.
Özet olarak, küçük bir sahnede oynanması, hemen her Ankara Devlet Tiyatroları oyunu gibi, çok fazla talep olması ve az tekrarlanan bir oyun olması sebepleri ile zor yer bulunan bir oyun olsa da bir fırsat yaratıp mutlaka izlemenizi tavsiye ederim.
As a customer, special promotions offered by companies makes me happy. Since companies are aware of that they try to know their customer better, learn more about them to define promotions suit well to them. On the other hand, as a customer I do not want to give my personal information to companies. Since the most of the citizens have similar intention about their personal information, there are regulations about that such as GDPR in EU Zone and KVKK in Turkey. Despite to two attitude of customers seems contradictory, the companies which consider customer is always right and work on to solve paradox will be the winner.
Ecological inference method is a promising solution alternative to the problem. The method tries to get individual level behavior from aggregated data. To solve problem several statistical approaches are offered. Since different individual behaviors can result in same aggregate data it is not possible to solve problem with exact results. In literature mostly problem is defined on voting behavior of different groups. Gary King has remarkable studies on topic and published several books and papers.
There is a library called PyEi is available on GitHub. It allows you to easily benefit from ecological inference method by python. There are several models for inference in the library, one can select most suitable for their need. Output of the inference is in the format of percentages. Then you can generate flowing values from referencing to your original data. My favorite visualisation technique to present ecological inference result is Sankey diagram. It clearly shows flowing amount from origin to destination.
I failed to find an open source data to use ecological inference in marketing context. I hope to share a tiny study about that when I discover a convenient open source data.
İlk senfoni konserimi üniversiteyi kazandığımda, oryantasyon kapsamında Bilkent Senfoni Orkestrası’ndan dinlemiştim. Sıkıcı olacağı düşüncesiyle ön yargılı olarak ama bir taraftan da içimde merakla gitmiştim konsere. Bildiğimiz manada bir konser değildi, senfoni nediri, nasıl dinleniri anlatan açıklamalı bir konserdi. O konser, benim klasik müziğe olan ön yargımı kırmaya yetti. Müptelası olmasam da ilk tanışıklığın ardından fırsat buldukça, yılda bir iki konser dinledim.
Benim onsekiz yaşında yakaladığım yüz yüze klasik müzikle tanışma fırsatını, oğlum beş yaşında yakaladı. 26 Aralık 2021 tarihinde ailecek Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın Senfonik Çalgılar Konseri’ni dinledik. Konser yeni inşa edilen binanın ana solununda idi. Konserin yanında bu güzel mimari eseri görmek ve deneyimlemek de ayrıca keyifliydi. Her gün görmeye alışık olduğumuz yapılardan ayrılan tasarımıyla orkestra binası, içine girdiğimde havamı değiştirdi. İçerde iki konser salonuna ek olarak, hediyelik eşya satış mağazası, müze ve kafe mevcut. Binanın altında kapalı otoparkı var, Cermodern’in önündeki açık otoparkı da kullanmak mümkün.
Konserin gerçekleştirildiği ana salonun içi de geniş ve etkileyiciydi. Konser belirtilen saatinden 15 dakika geç başladı, sanırım çocuklara yönelik bir konser olduğu için geç kalanların olabileceğini düşünerek böyle bir karar alınmış. Fakat, zamanında gelen çocukların da bekleme konusunda bir yetişkin kadar tahammül sahibi olamayacağı gözden kaçırılmış. Konserde Dore ve Mimi YouTube kanalındaki müzik aletleri için bestelenmiş şarkılar çalındı, söylendi. Müzisyenlerin ne kadar iyi olduklarını söylememe gerek yok sanırım. Tüm program çocukların ilgisini celbedebilecek etkileyicilikte tasarlanmış, en azından beş yaşındaki oğlum tüm programı sıkılmadan ve ilgiyle takip etti.
İnanıyorum ki bu konseri dinleyen çocuklardan ilerde iyi müzisyenler çıkacaktır. Outliers kitabından anladığım kadarıyla Ankara’dan önümüzdeki 10-15 yıl içerisinde alışılmışın dışında başarıya sahip bir müzisyen çıkacaksa, onunla aynı salonda konser dinlemiş oldum. Bildiğim kadarıyla, bu konser serisi 2022 yılı içersinde çalınmaya devam edecek. Umarım sadece Ankara’da kalmaz ve diğer şehirlerimizde de çocuklar klasik müzikle tanışma fırsatı yaklarlar. Düzenleyenler bu ilk konserden dünya prömiyeri olarak bahsettiklerine göre bunu uluslararası sahaya da taşıma vizyonuna sahipler. Diğer ülkelerde böyle bir konser/etkinlik sahnelenmiş midir bilmiyorum ama 23 Nisan gibi çocuklara adanmış bayrama sahip topraklardan, sınırları aşacak çocuklar için hazırlanmış bir performans çıkması beni tekrar gururlandırır.
I have started a new online course on Udacity called Intro to ML with Tensor Flow. I applied the scholarship program of Bertelsmann Technology in October. In December they announced that I had accepted to the program.
I just started the course and my experience so far is good. Welcome part of the course covers how to install Anaconda to setup working environment. After the welcome part supervised machine learning section starts. It covers various ML techniques such as decision trees and support vector machine. Since this course is a challenge course to determine who will get scholarship for the rest of the course, it only covers supervised learning. At the end of the challenge course there is a final assessment to find top performing 1600 candidate for the full scholarship.
I hope to learn new perspective about ML by the course and I am looking for to attend next phase.
This is my third team in this company. I want to write about my experiences of changing team in same company. Two transfers were totally different experiences for me. For the first one I talked with my manager to change team, but in the second one I learned that my team will be abandoned.
In the first transfer I spook with my manager and tell him to I want to work on different topics, and I want to work with new people. I was in the same team for about three and a half year and my work was repetitive for me. It was a chance for me that an organization change was planning at the same time with my talk and my manager ask me to jump a new team. We talked about the interest area of the new team and the team members, at the end of the talk accepted the offer. Since both teams were reporting to same manager it was easy to transfer in paperwork manner. I talked with heads of both units and we decided a schedule about transferring ongoing works. However, one of my colleagues from my new team was suddenly quitted the job. Therefore, I switched immediately to new team and started to work on new project.
In my second transfer, we learned that our team will be closed, and responsibilities of our team will divide to different teams. Since it was again my three and a half year in the same team, I wanted to change my work also and talked again with my manager, so I was transferred to a new team with totally different work area. I passed my subjects from previous team to three people from three different units and get new chairs in my ex-projects on behalf of new team.There are both pros and cons of skipping to new team in the same company. In my opinion the most important disadvantage is loss of carrier gains. Since it is totally new area you will be a rookie after transfer. Another disadvantage related with the first one is almost all knowledge which you save in the previous team become useless. Adaptation to new colleagues and learning new stuff is also challenging. These challenges are disadvantages of changing team but in another perspective, I selected to transfer to a new team to learn new topics and get experience with working together with different people. Therefore, the most important pros of changing team are chance to work new issues and learning from new people. Also getting perspective of different units to same project is a plus. If you are at the same team for whole time of the project you can only see the one side of the project. However, all units have their own priorities and constraints. In short, I like to work on different topics and work with different talents so changing team for every 3 to 5 year is a pleasure for me, but one should consider his/her expectations while deciding to switch to a new team.
Sağlığın tanımını kişinin fiziksel, ruhsal ve sosyal açıdan iyi olma hali olarak yapıldığını katıldığım bir konferansta duymuştum. Daha sonra araştırdığımda tanımın Dünya Sağlık Örgütü tarafından yapıldığını öğrendim. Zannediyorum yazının başlığını ve ilk cümleyi okuyunca bundan sonra söyleyeceklerimi tahmin etmek zor değil. Covid19’un fiziksel sağlığımızı tehdit ettiği açık bir gerçek fakat fiziksel sağlığımızı korumak adına ruhsal ve sosyal sağlığımızdan, hatta fiziksel sağlığımızdan da çok fazla ödün verdiğimizi düşünüyorum.
Tüm günü kapalı bir yerde geçirmenin insana göre olmadığını zannediyorum. Kısa bir süre, bir hafta kadar, zorlanarak da olsa buna katlanılabilir diye düşünüyorum. Fakat, bunun ötesinde sadece kapalı alanlarda kalmak benim ruhumu daraltıyor. İki ayı aşkın süredir akşamları ve hafta sonları sokağa çıkma yasağı uygulanıyor. Bu durum, benim gibi hafta için tam gün çalışan insanlar için açık havadan ve güneşten yeteri kadar istifade edememe anlamına geliyor. Özellikle bu sürecin günlerin en kısa olduğu döneme de rast gelmesi ile güneşi göremeden biten günler oldu. Bu aktardıklarımın ruhen sağlıklı bir yaşam olduğunu söyleyemeyiz diye düşünüyorum. Anlattıklarım psikolojik gelişimi ve dengesi iyi bir durumda olan yetişkin insanı bile huzursuz ediyorken, aynı koşulları çocukların da yaşadığını unutmayalım. Doğayla, canlılarla, insanlarla etkileşime girip yeni duyguları deneyimlemesi gereken çocuklar biz yetişkinlerden çok daha sert kısıtlamalarla karşı karşıya. Bu durum onların gelişmekte olan ruhsal sağlığını bozup belki kalıcı problemlere sebep olacak. Gün içerisinde haberlerde sürekli salgın hakkında yapılan korkutucu haberler ve temizlik üzerin çekilen, bence, aşırı dikkat ilerde çocukların anlamsız korkular yaşamasına sebep olabilir.
Pandemi tedbirlerinin sosyal sağlığını olumsuz etkilememiş bir kişi dahi olduğunu sanmıyorum. Tedbirlerin temeli insan etkileşimini azaltarak doğrudan sosyal ilişkilerimize kısıtlama getirmek üzere kurgulanmış durumda. Bu durum aynı evde yaşadıklarınız hariç olmak üzere sevdiklerinizi daha az görmek onlarla daha az etkileşime girmek anlamına geliyor. Zannediyorum ki bu durumu tam bir iyilik hali olarak tanımlamak mümkün değil, yani sağlıksız bir durum. Ruhsal sağlık konusunda bahsettiğim çocukların bundan daha fazla etkilenmesi durumu aynı şekilde, belki daha yoğun, sosyal sağlık konusunda da geçerli. Aldığımız tedbirler çocuklarımızın geleceğinde düzeltilemez sosyal sorunlara sebep olabilir.
Son olarak, fiziksel sağlığımızı daha güvenli hale getirmek için aldığımız tedbirlerin farklı fiziksel sağlık sorunlarına sebep olabilme ihtimalinden bahsetmek istiyorum. Sokağa çıkma yasakları ve birçok yerin kısıtlı çalışması sebebiyle daha az hareket eder hale geldiğimizi düşünüyorum. Hareketsizliğin kas-kemik rahatsızlıkları, obezite gibi çeşitli problemlere yol açtığı genel çevreler tarafından biliniyor. Biz Covid19’dan kaçarken pandemi öncesinde de hızla artmakta olan hareketsizlik sebepli başka hastalıklara tutulma ihtimalimizi de artırıyoruz diye düşünüyorum.
Sonuç olarak bir tehditten kaçarken sağlığımız açısından birçok yeni tehdit oluşturduğumuzu muhakkak göz önünde bulundurmalıyız ve tedbirleri gevşeterek çok daha makul seviyelere çekmeliyiz. Var olan kısıtlamaların gevşetilmesinin pandemi sebebiyle daha fazla kişinin yaşamını yitirmesine sebep olabileceğini biliyorum. Yaşadığımız problemin herkes için kazançlı olacak bir çözümü yok gibi görünüyor, bu durumda Covid19 sebebiyle daha fazla büyüğümüzü kaybetmek mi yoksa tedbirler sebebiyle fiziksel, ruhsal ve sosyal olarak arızalanmış bir nesil mi çelişkisinin içindeyiz. Ben bu durumu savaşa benzetiyorum ve gelecek özgür, gelişmiş günler için maalesef şehitler vermek zorundayız diye düşünüyorum.